image
09/10/2023

Saç ve Kıl Koparma: Trikotillomani

Trikotillomani diye bir kelimeyi hiç duydunuz mu? Ne olduğu hakkında bir bilginiz var mı? Trikotillomani, tekrarlayıcı bir şekilde saç, kaş, bıyık, kıl çekme ve koparma davranışının görüldüğü bir psikolojik sorundur. Kulağınıza ilginç gelebilecek bu sorunun toplumda görülme sıklığının hiç de azımsanmayacak kadar yüksek olduğunu tahmin eder miydiniz? Bu konuyla ilgili bir araştırma yaklaşık her 50 kişiden 1’inin yaşamları boyunca trikotillomani yaşayabileceğini bulmuştur.1 Bunun ne kadar ciddi bir oran olduğunu anlamak için orta boyutlarda bir yolcu uçağındaki yolculardan 4’ünün bu sorunu yaşadığını düşünebilirsiniz. Peki, trikotillomani nedir, belirtileri nelerdir, tedavide neler yapılabilir? Şimdi bu konuyu biraz daha detaylı ele alalım.

Trikotillomani nedir?

Trikotillomani (TTM), kişinin tekrarlı olarak kıllarını çekmesi ve koparması sonucu, belirgin olarak saç, kaş, kirpik ve/veya sakal kaybına uğradığı psikolojik bir sorundur. Bazen kişi seçtiği kılı sadece çekebilir, yani her çektiği kılı koparmaz. Kişinin kıl çekme ve koparma davranışı sadece baş bölgesindeki kıllarını kapsamaz. Yapılan bir araştırma, trikotillomanisi olan kişilerin yarısının kasık kıllarını da çektiğini ve kopardığını bulmuştur.2 Trikotillomani tanısı için kabul edilen kriterlere bir bakalım:3

  1. Kişinin vücut kıllarını (saç, kaş, kirpik, bıyık, sakal, kasık tüyleri vs.) tekrarlı olarak koparması ve kopardığı bölgede kelleşme meydana gelmesi.
  2. Kişinin kıl çekme ve koparma davranışını azaltmak veya durdurmak için tekrarlı başarısız girişimlerde bulunması.
  3. Kıl çekme ve koparma davranışının belirgin olarak sorun ve sıkıntılara yol açması (bireysel ve sosyal sıkıntı, mesleki ve diğer önemli alanlarda işlevsellik kaybı).
  4. Kıl çekme ve koparma davranışının başka tıbbi bir nedenden kaynaklanmaması (Örneğin, dermatolojik bir hastalık).
  5. Kıl çekme ve koparma davranışının başka psikolojik bir sorun ile açıklanır olmaması. Örneğin, kişi koparma davranışını bedeninde algıladığı ve sorun olarak gördüğü görüntüyü değiştirme çabasıyla yaptığı zaman trikotillomani tanısı söz konusu olmaz.

Çekme ve koparma davranışı nasıl ortaya çıkar, kişi bu davranışı neden sürdürür?

Trikotillomani, her yaş grubunda görülebileceği gibi sorunun ortaya çıkması genellikle ergenlik dönemlerine denk gelir.4 Bu sorunu yaşayan kişilerin çoğu kıl çekme ve koparma davranışının farkında olmadıklarını, bunu otomatik bir şekilde yaptıklarını söylerler. Diğer yandan farkındalıkla gerçekleşen kıl çekme ve koparma davranışında kişiler kılı kopardıkları bölgedeki saç veya kıl örüntüsünde doğru olmayan, rahatsızlık hissettiren bir düzensizlik olduğunu düşünerek kopardıklarını ifade etmişlerdir.5 

Kişinin kılı çekmesi ve koparması çeşitli duyumsal, duygusal ve bilişsel etmenler tarafından tetiklenir. Kişinin fiziksel duyumları kılı çekmesi ve koparması için en önemli faktörlerden biridir. Örneğin, kişi ellerini saçına götürür, saç kıllarının etrafında ellerini gezdirir, parmak uçlarıyla uygun saç telini arar, parmağında çevirir, saç telinin kalınlığını bakmak için parmak uçlarında saçları okşar ve uygun saçı bulduğunda çekerek koparır. Bazıları ise koparılan kılı dudak etrafında dolaştırarak ve dudağa batırarak keyif alır. Hatta bazı kişiler kopardığı kılı yutar. Bu alanda yapılan bir araştırma trikotillomani tanısı olan bireylerin beşte birinden fazlasının trikofaji olarak adlandırılan kopardığı kılı yutma davranışı sergilediğini göstermiştir.6 Trikofaji kişinin ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşmasına ve hatta cerrahi müdahaleler geçirmesine neden olabilmektedir. Kişi kıl koparmaya kendisine bir şekilde olumlu etki yapan bu fiziksel duyumları hissetmek için devam eder.

Fiziksel duyumların yanı sıra kişinin duyguları da çekme ve koparma davranışı için önemli bir etkendir. Kişi kılı koparmadan önce kaygılı, kızgın, stresli ve/veya üzgün hissedebilir. Kişi bu duygulardan uzaklaşmak veya bunları ortadan kaldırmak için rahatladığı, kendini iyi hissettiği davranışlar sergileyebilir. Eğer kişi saçını, kaşını veya kirpiğini kopardığında, elinde gezdirdiğinde veya yuttuğunda dikkatini zorlayıcı duygulardan alabiliyorsa ye da duygusal olarak rahatlıyorsa bu kişinin rahatsız hissettiği duygulara karşı geliştirdiği bir baş etme yöntemi olabilir. 

Son olarak kişinin birtakım düşünceleri çekme ve koparma davranışının ortaya çıkma ihtimalini arttırabilir. Örneğin, farkındalıkla saçını koparan kişi, "Burası düzensiz olursa kötü görünür, insanlar fark eder" gibi bir düşünceyle bunu yapabilir. Aynı zamanda kişi kendisine saç koparma davranışını kolaylaştıracak telkinlerde bulunabilir. Örneğin, “Sadece bir sakal telini koparacağım ve sonra duracağım” gibi. Diğer yandan otomatik bir şekilde koparma davranışında düşüncelerin davranışa bir etkisi olmaz.

Trikotillomani tedavisi

Trikotillomani tedavi edilmediğinde şiddetinde zaman zaman dalgalanmalar olan kronik bir sorundur. Yani kişinin davranışları bazen azalma bazen artma eğilimindedir. Trikotillomani sorununu yaşayan yetişkinlerin, yaklaşık üçte birinin yaşam kalitesinin düşük olduğu görülmektedir.7 Yapılan araştırmalarda trikotillomaninin BDT yani açılımıyla Bilişsel Davranışçı Terapi ile etkili bir şekilde tedavi edilebildiği bulunmuştur.8, 9, 10 BDT’nin özellikle davranışsal yöntemleri kişinin vücut kılını çekme ve koparma davranışının önüne geçmesinde etkilidir. Tedavide kişinin bu davranışı neden sürdürdüğüne yönelik kapsamlı bir kavramsallaştırma hazırlanır. Kavramsallaştırma sonrası uyaran kontrolü, davranış azaltmayı hedefleyen olumsallık yönetimi, üstüne gitme, tepki engelleme, duygu regülasyonu gibi çeşitli teknikler kişinin kavramsallaştırması doğrultusunda seçilerek tedavide kullanılır.11

Devamını Oku
image
05/01/2023

Gaslighting: Psikolojik Manipülasyon

Amerika’nın en eski sözlük yayıncısı olan Merriam-Webster sözlüğü her sene sözlüğün internet sitesinde en fazla aranan kelimeler arasından yılın kelimesini seçiyor. Bu yıl sözlük, aramalardaki %1740’lık artış ile yılın kelimesinin gaslighting olduğunu açıkladı.1 Bu yazımızda da size psikolojik şiddetin önemli bir türü olan gaslighting’i tanıtıyoruz. Bu kavramların tanınırlığının artmasını psikolojik şiddetin görünürlüğün ve ona yönelik farkındalığın artması açısından önemli buluyoruz.

Gaslighting nedir?

Kavram ismini 1938’de yayımlanan ve 1940’de sinemaya Gas Light (Gaz lambası) ismiyle uyarlanan oyundan almıştır. Oyunda erkek karakter evi aydınlatan gaz lambasını her akşam biraz daha kısarak eşini karanlıkta bırakır, eşi bunu fark ettiğinde ise inkar eder ve ona “delirdiğini” söyler. Böyle yaparak eşini “aklını yitirdiğine” inandırıp onu akıl hastanesine kapatmayı ve mücevherlerini çalmayı hedefler.

Gaslighting, kişiye kendi hafızasını, algısını, gerçekliğini ve akıl sağlığını sorgulatan bir psikolojik manipülasyon türüdür. Bu kavram en çok romantik ilişki bağlamında kullanılsa da gaslighting arkadaşlık ilişkilerinde, işte, evde ve hatta medyada ve siyasette karşımıza çıkabilir.2,3

Gaslighting örnekleri nelerdir?

Gaslighting uygulayan kişi:2,3

  • Sıklıkla yalan söyler ve kişiyi çürüten kanıtlar olsa dahi yalanı sürdürmeye hararetle devam eder.
  • Sizi söylemediğiniz, yapmadığınız şeylerle itham eder. Sıra kendisine gelince ise “Ben öyle bir şey söylemedim, ben yapmadım.” gibi ifadelerle durumu inkar eder.
  • Hakaret içeren sözler sarfederek karşısındaki kişiyi küçük düşürmeye çalışır. “Boş konuşuyorsun.” veya “Bir insan nasıl bu kadar beceriksiz olabilir?!” bu sözlere birer örnektir.
  • Karşısındaki kişinin duygu ve düşüncelerini önemsizleştirir. Manipüle etmeye çalıştığı kişiye “Sen de çok abartıyorsun. Bunda bu kadar kızacak, üzülecek bir şey yok.” gibi sözler sarf eder.
  • Güçsüz duruma düşeceğini, haksız çıkacağını hissederse karşı atağa geçer ve suçlamalar yapmaya başlar. Örneğin kişi “Sen çok baskıcı biri olduğun için ben de yalan söylemek zorunda kaldım.” diyebilir.
  • Konuşma esnasında “Bu konudan çok sıkıldım, başka bir şeyler konuşalım” diyerek konuyu değiştirmeye veya dikkati başka yöne kaydırmaya çalışır.
  • Görmezden veya duymazdan gelir. Örneğin konuşmanın ortasında hiçbir şey demeden çekip gider veya karşısındaki kişi konuşurken onunla ilgilenmediğini gösteren şekillerde davranır (televizyonun sesini yükseltmek, göz temasını kesip işine dönmek gibi).
  • Tehdit ve sabote eder. 

Görüldüğü gibi çok çeşitli gaslighting davranışları olduğunu söyleyebiliriz.

Kimler neden gaslighting’e başvurur?

Bu alanda yapılan araştırmalar henüz çok yeni ve az sayıda olsa da narsistik kişilik bozukluğu, antisosyal kişilik bozukluğu ve borderline kişilik bozukluğu gibi çeşitli psikolojik tanıları olan kişilerin daha fazla gaslighting davranışları sergilediği düşünülmektedir, fakat herkes zaman zaman bu davranışları sergileyebilir.3,4 Gaslighting uygulayan kişinin temel motivasyonu karşı taraf üzerinde hakimiyet kurmak ve ilişkide baskın güç olmaktır. Bu hakimiyet beraberinde kişiye istediği her şeyi yapabilmek için geniş bir hareket alanı sağlarken, onu kendi eylemlerinin olumsuz sonuçlarıyla yüzleşme sıkıntısından da kurtarır. Böylece tüm gaslighting davranışları artarak sürmeye devam eder.

Gaslighting’e maruz bırakılan kişi neler yaşar?

Gaslighting, maruz bırakılan kişi için son derece zor deneyimlere sebep olur. Kendi gerçekliğine, algısına güvenemeyeceğini düşünen kişi tek başına karar almakta zorlanır. Bunun sonucunda özgüven sorunları yaşamaya başlar. Kişi durumun farkında olmadığından, kendisini manipüle edenden başkasına güvenemeyeceğini düşünür ve güvendiği bu kişiyi kaybetmekle ilgili yoğun bir kaygı duyar. Kaybetme korkusu sebebiyle gaslighting uygulayan kişiyle tartışmaktan kaçınır, bu da manipülasyonların sürmesine neden olur. Kontrol algısı gitgide zayıflayan kişi çaresiz ve suçlu olduğunu düşünebilir. Tüm bunlar kişiyi anksiyete, depresyon, travmatik stres, özgüven sorunları gibi pek çok psikolojik sorun geliştirmeye açık hale getirir.

Gaslighting ile nasıl baş edilir?

Gaslighting’e maruz bırakıldığınızdan şüphe ediyorsanız yapılabilecek ilk şeylerden biri konuya dışarıdan bir göz gibi bakmak ve delil toplamaktır. Şüpheye düşürüldüğünüz konularda notlar alabilir, mesajları ve mailleri saklayabilir, hatta fotoğraflar çekebilirsiniz; kişiyi tum bu delillerle yüzleştirebilirsiniz. Bu deliller perspektifinizi kendinizden emin bir şekilde korumanıza yardımcı olacaktır. İletişimde kişisel sınırlarınızı korumak gaslighting ile mücadelede önemli bir adımdır. Ayrıca güvendiğiniz yakınlarınızla bu durumu paylaşabilir, onların fikirlerini ve desteğini alabilirsiniz. Son olarak gaslighting uygulandığından emin olduğunuzda bu ilişkiyi bitirmeyi, bitirmenin mümkün olmadığı durumlarda ise (örneğin iş ilişkileri) sınırlandırmayı değerlendirebilirsiniz. Tüm bu alanlarda güçlenmek ve gaslighting’in olumsuz etkilerinden korunmak için bir uzman yardımı alabilirsiniz.3,5
 

Devamını Oku
image
04/12/2022

Doğal Afetler Sonrası Gelişen Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Doğal afetler kitlesel can ve mal kaybına sebep olan, insanlar için birçok fiziksel, sosyal, ekonomik kayıpları ortaya çıkaran,  hayatımızın akışını durdurabilen travmatik olaylardır. Doğal afetler dediğimizde; depremler, yangınlar, sel baskınları, toprak kaymaları, fırtına ve kasırgalar, çığ düşmesi, yanardağ patlamaları ya da kıtlık, kuraklık gibi birçok yıkıcı olay ilk akla gelen olaylar arasındadır. Doğal afetler düşünülenin aksine çoğu zaman kısa süreli olaylar değildirler, olup bitmezler.  Esas zorluk olayın ardından gelenlerdir. Yaşanan afetin kendisi kısa zamanlı olsa bile günlerce ya da aylarca ardından getirdiği stresli etkileri devam eder. Hatırlarsanız ülkemizde en büyük doğal afetin yıkımlarından birini 1999 Gölcük ve Düzce depremlerinde yaşamıştık. Deprem öyle büyük bir yıkım yarattı ki arkasında bıraktığı fiziksel, duygusal ve sosyal yıkımın enkazını toplayabilmek için Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı (AFAD) kurulmuştu. Sonrasında Van, Elazığ ve İzmir’de yıkımlar ve ölümlerle sonuçlanan depremler oldu. Neredeyse her yıl doğu Karadeniz bölgesi başta olmak üzere, Artvin ve Rize de meydana gelen sel felaketleri, 2021 yılında Kastomunu ve çevresinde de yaşanan ve büyük yıkımlara sebep olan bir sel felaketi yaşandı. Yine aynı yılın yaz aylarında yaklaşık 15 gün boyunca devam eden ve kıyı Akdeniz'de ayrı ayrı birçok noktada ortaya çıkan ve günlerce söndürülemeyen yangınlar büyük bir tahribata sebep oldu. Tüm bu yaşanan felaketlere baktığımızda ne kadar zor ve yıkıcı deneyimler yaşandığını ve malesef gelecekte yaşanmaya da devam edeceğini görebiliyoruz.  

Travmatik yaşam olayı nedir?

Travma; ölüm, fiziksel yaralanma ya da cinsel şiddeti doğrudan yaşamak, bunların başına gelme ihtimali ile karşı karşıya gelmek, bir yakının başına geldiğini deneyimlemek ya da yakınının başına geldiğini öğrenmek ile ilişkili stresli yaşam olaylarıdır.1 doğal afetler önemli  travmatik olaylardır.  Amerika’da yapılan çalışmalarda hayat boyunca travmatik bir olayı deneyimleme oranı %50-60 olarak bulunmuştur.2 Bu oran her iki kişiden birinin hayatının bir döneminde travmatik bir olay yaşadığını gösterir. Bu noktada travmatik bir olayı deneyimlemenin psikolojik sağlığımız üzerinde ne denli olumsuz etkileri olacağını görmezden gelemeyiz. 

Doğal afetlerin getirdiği travmatik stres belirtileri nelerdir?

Travmatik bir olay sonrasında ortaya çıkan travmatik stres belirtilerinin bir aydan daha uzun sürmesi bu durumun kronik bir hale gelebileceğini düşündürür. Bu kronik travmatik stres belirtilerinin olması travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) olarak karşımıza çıkar. Bu sebeple doğal afetlerin doğası gereği eğer karşılaşılan yıkım ve tahribat fazlaysa afet sonrasında gündelik hayata yeniden dönmek ve eski iyilik halininin ortaya çıkması bir aydan daha uzun sürecektir. Deprem gibi en korkutucu olan afetlerden sonra eskiye dönmenin çok daha uzun zaman aldığını, enkaz kaldırma ve yeniden inşa için gereken sürenin aylar hatta yıllar olduğunu düşündüğümüzde TSSB için olası risk de artmaktadır. 

TSSB yaşayan kişiler yaşadıkları travmatik olayı istem dışı ve tekrarlı şekilde yeniden oluyormuş gibi hatırlarlar. Olaya dair anıları ve kabusları vardır. Olayı hatırladıklarında  terleme, çarpıntı, boğuluyormuş gibi olma, göğüste sıkışma hissi, kaslarda gerginlik hali gibi yoğun fizyoloijk tepkiler gösterirler. Travmatik olayı hatırlamaktan, düşünmekten kaçınırlar. Travmatik olaya ilişkin hem kendisine hem de çevresindekilere yönelik birçok olumsuz düşünceleri vardır. Suçlamaları, insanlara olan güvenlerinin sarsılması, çevresindeki diğer insanlardan uzaklaşmaları olasıdır. Daha sinirli ve öfkeli olabilirler. Dikkat sorunları yaşayabilir ve çevresindeki seslere karşı aşırı duyarlı olarak irkilme tepkileri olabilir. Sevgi, mutluluk, heyecan gibi olumlu duyguları hissetmekte zorlanırlar. Kimseyi sevmiyor ya da onlara karşı eskisi kadar ilgi duymadıklarını hissedebilirler. Bu yaşanılan stres belirtilerinin bir aydan uzun sürmesi ve iş, okul ve ev yaşamında hayat kalitesinin bozulması bu durumun kronik bir hal almaya başladığını gösterir.1

Doğal Afetler Neden Travmatik Etkiler Bırakır? 

Doğal afetler  zamanı ve yıkıcılığı tahmin edilemeyen olaylardır. Deprem, yangın ya da sel felaketi gibi olaylar; öncesinde öngörülemez ve etkileri kontrol edilemez. Hepimiz yaşadığımız yerin, şehrimizin, evimizin doğal olarak güvende olduğunu bilmek isteriz. Güvende hissetmek temel bir psikolojik ihtiyaçtır. v. Doğal afetler güvende olduğumuz gerçeğini sarsıcı şekilde yıkan olaylardır. Güvende ve emin hissettiğimiz evimiz, şehrimiz ya da yaşadığımız dünya artık güvenli ve emin değildir. Doğal afetin ardında bıraktığı bir yıkım, bir enkaz ve onlarca insanın kaybı vardır. Bu bağlamda kişinin çaresizliği, gelecekteki olayların kontrol edilemezliği ve öngörülemezliği, yaşamın tehlikede  ve güvensiz olduğunu düşünmesi TSSB geliştirme olasılığını arttırmaktadır. Tabi ki belirsiz ve kontrol edilemeyen bir stres faktörü olduğunda onu anlamlandırmaya ve kontrol etmeye çalışmak isteyebiliriz. Ancak daha az kontrol edilebilir ve daha az öngörülebilir olan doğal afetler gibi olayların TSSB’ye yol açma olasılığı yüksektir. Yani kontrol algısı felaketin gerçek olasılıklarından daha önemlidir.3

Travmatik stres belirtilerini azaltmaya çalışırken kişi nasıl davranır? 

Yaşanan bir doğal afet sonrasında ne olduğunu ve onun ortaya çıkardığı yıkıcı etkileri farketmek için geçen bir zaman dilimi vardır. Olay anında ilk yaşanan şok duygusu zamanla yerini derin bir korku ve kaygıya bırakır.. Hepimiz afet sonrasında güvende hissetmek, yaşananları anlamlandırmak ve sonrasında tekrarlanabilecek bir olumsuz olayın ya da afetin devam eden etkilerinin kontrol edilmesini sağlamaya çalışmak isteriz. Bu sebeple duyulan yoğun kaygı ve korkuyu yönetmek için aslında işe yararmış gibi düşünülen ancak işlevsiz olan çeşitli baş etme stratejileri geliştirilir. Örneğin; deprem sonrasında sürekli olarak sallanıp sallanmadığını lambaya bakarak kontrol etmek, evde yalnız kalmamak, tek başına banyo yapmamak, karanlıkta kalmamak, dışarıya çıkmasına uygun kıyafetlerle uyumak, binaların yüksek katlarında ya da aşağı katlarında kalamamak, depremle ilgili rasathane verilerini sürekli kontrol etmek, tekrarlı şekilde deprem haberlerini izlemek ya da depremin korkutuculuğunu hatırlattığı için deprem haberlerini hiç izleyememek, evin güvenli yerlerini tespit etmeye çalışmak ve oralarda vakit geçirmek, deprem olduğunda nasıl kaçacağına, nasıl hayatta kalacağına ve evinin güvenli olup olmadığına dair tekrarlı düşünmek gibi baş etme davranışları vardır. Ancak tüm bu davranışlar kişilerin olası deprem kaygılarını ve korkularını anlık olarak azaltırken, felaketin öngörülemezliğini de kontrol etmeye yönelik kaçınma davranışlardır.4

Travmanın psikolojik etkileri terapide Nasıl Ele Alınır ?

Travmatik bir doğal afet deneyimi ve sonrasında gelişen TSSB için en etkili psikoterapi yöntemleri; travma odaklı terapi müdahaleleridir. Bunlardan Bilişsel Davranışçı Terapinin müdahale tekniklerinden özellikle kontrol odaklı tedavi protokolleri etkili terapi yöntemdir. Bu bağlamda travmatik olay sonrası gelişin travmatik stres etkilerini azaltmak, kişinin travmatik olayın olasılığında yönelik duyduğu kaygı ve korkuya yönelik kaçınma davranışlarını azaltarak bu duygulara yönelik kontrol algısını geliştirmek öncelikli terapi hedefidir.4,5

Devamını Oku
image
29/11/2022

İntiharı Düşünmek Duygusal bir Kaçıştır

Hangimiz zaman zaman zor günler geçirmiyoruz ya da hangimiz bir kez bile olsa hayata küsmemiştir ki… Hayatında herkes bir kaç kez ölmeyi düşünmüş olabilir. İntihar hakkında düşünmek ya da konuşmak bir çoğumuz için oldukça zor ve korkutucu olabilir. Ancak intihar davranışı ölümün ara ara akla gelmesinden farklıdır. İntihar davranışı; insanın yaşamını kendi eliyle sonlandırması, bu yöndeki ısrarlı düşüncelerini ve girişimlerini de kapsayan geniş bir kavramdır. İntihar davranışı sadece kişiyi değil, onun ardında kalan ailesini, arkadaşlarını ve tüm toplumu etkileyen psikolojik ve sosyolojik bir olaydır. Konuşmaktan sakındığımız intihar davranışı sanıldığından çok daha sık gerçekleşmektedir. Dünya Sağlık Örgütüne göre her yıl yaklaşık 700,000 kişi intihar sebebiyle ölmektedir. Düşünün ki 2019 yılında 15-29 yaş aralığındaki kişilerin ölüm sebeplerinden dördüncüsü intihardır.1

Neden bazı insanlar intiharı düşünür?

Bir insanın kendi hayatını sonlandırma kararı alması oldukça karmaşık bir süreçtir. İntihar üzerine yapılan çalışmalarda2 intiharların ortak özellikleri ele alınarak insanların neden intiharı düşündüğünü ve intihara kalkıştığını değerlendirilmiştir. Bu çalışmaların vurguladığı noktalar şunlardır: İntihar insanların dayanılmaz olarak gördükleri bir duygusal acı ya da olay karşısında gösterdikleri bir tepkidir. Olumsuz yoğun duygusal deneyimler yaşamak kişiyi daha çaresiz, mutsuz, umutsuz ve tükenmiş hissettirebilir. Kendi yaşamına son veren kişi de yoğun bir ruhsal acı içindedir. Kişi içinde bulunduğu durumun acısını azaltabilmek için çözüm yolları arar. Bir çözüm yolu bulamadığında intihar bir çıkış ve çözüm seçeneği gibi gelmektedir. 

İntiharı düşünen ve intihara kalkışan kişiler için ölmek gerçekten bir çözüm seçeneği olabilir mi? Tabi ki hayır… Kişinin tek istediği çözümsüz gibi görünen, çaresiz olduğunu düşündüren durumlara çözüm bulmaya çalışmaktır.  Aslında intihar bir seçenek değil kişinin baş edemediği duygusal zorlanmaları gösteren bir belirtidir. Burada kişinin temel duygusu umutsuzluktur. Yaşadığı duygusal zorluklar karşısında çaresiz olduğunu düşünen kişi yoğun bir umutsuzluk ve duygusal acı hisseder. Bu noktada kişi sorunlarının çözümüne yönelik çare bulmayı ya da zor duygularını düzenlemeyi bilemediğindenkaçmak ve uzaklaşmak isterler. Bazen öyle çok kaçar ve uzaklaşır ki kendisini yok etmeyi düşünür hale gelir.3

İntihar bir yardım çığlığıdır. İnsan hayatta kalmak ya da ölmeyi seçmek arasında gelgitler yaşar. Gelgitler yaşaması kişinin bir taraftan ölmek istemekle beraber hala bir yerlerde çözüm bulmak ve umut etmek istediğini gösterir. Burada bir zorluk gibi görünen şey kişi için çözüm seçeneklerinin belirsiz ve neredeyse yok gibi görünmesidir. Sorunlar karşısında alternatif çözüm seçenekleri üretebilmek, kaynaklarını etkili kullanabilmek ve sorunların getirdiği duygusal zorluğa göğüs gerebilmek gerekir. Ancak intihar düşüncesine odaklanan kişi sorunlarının çözümü için daha işlevsel olan çözüm seçeneklerini ve  sorun çözme stratejilerini kullanamamakta, daha dar ve tek yönlü bir bakış açısında kalmaktadır.

İntihar düşünceleri ve teşebbüsleri kişinin zorlayıcı duygularını kontrol etmekte ve düzenlemekte zorlandığının bir göstergesidir. Yaşadığı duygusal zorluklar karşısında intihar düşüncelerini aklından geçirmek ya da intihara kalkışmak kişiler için ani ve anlık bir çözüm bulmak gibidir. Kişi olumsuz duygularına sebep olan durumlar karşısında intiharı düşünerek ve/veya intihara kalkışarak anlık olarak bunlardan uzaklaşır. Ancak bu anlık kaçış yüzünden  uzun vadede intihar  düşünceleri ve girişimleri varlığını sürdürür. 

İntihar için risk faktörleri nelerdir?

Kimin intihar edip etmeyeceğini her zaman belirleyemeyiz, ancak bazı kişiler intihar davranışı açısından daha fazla risk taşımaktadır. Bu risk faktörlerine baktığımızda; kadınlar erkeklere kıyasla daha çok intihar girişiminde bulunurlar ancak erkeklerin intiharları daha çok kesin ölümle sonuçlanmaktadır. Kişinin yalnız, bekar, boşanmış ya da eşinin ölmüş olması, yetersiz sosyal desteğinin olması, kronik tıbbi bir hastalığının olması, ailede geçmiş intihar öyküsünün olması intihar için risk faktörleridir.4,5,6,7 Ayrıca psikolojik, fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalmak, adli olaylar, tutuklanma, işsizlik ya da göç gibi psikososyal streslerinin olması da intihar için risk faktörleridir. Bunlara ek olarak biliyoruz ki  depresyon, alkol ve madde bağımlılığı, şizofreni, anksiyete bozuklukları ve kişilik bozuklukları gibi birçok ruhsal hastalıkta intihar riski açısından önemli rol oynamaktadır.8, 9

İntihar sinyallerine dikkat edin 

Kimi intihar girişimi hiçbir ön işareti olmaksızın aniden gerçekleşse bile genelde intihar davranışı öncesinde kişi uyarıcı sinyaller verir. . Birinin ölmek istediğini söylemesi en önemli uyarıdır ve mutlaka dikkate alınmalıdır. Artık devam edemediğini söylemesi, ölsem de kurtulsam demesi ya da yakınlarından birine ölümü sonrası için vasiyet bırakması hiç göz ardı edilmemesi gereken durumlardır. Kişinin son zamanlarda aile ve arkadaşlarından geri çekilmesi, daha çok yalnız kalmak istemesi, gündelik sorumluluklarını bırakması, anlık ruhsal değişiklikler yaşaması, artan alkol ve madde kullanımının olması da intihar davranışı için uyarı sinyali taşıyor olabilir.

Terapide intihar davranışları nasıl ele alınır?

Terapi kişinin yaşadığı duygusal zorluklar karşısında çaresiz olmadığını gösterir. İntihar düşünceleri ve girişimleri karşısında önemli olan kişinin duygusal güçlüklerle sağlıklı yollaradan baş edebilmeyi öğrenmesidir.. Terapide hedef kişilerin deneyimlemekten kaçındıkları duygusal acıları ve güçlükleri taşıyabilmelerini sağlamaktır. Bu bağlamda terapi sürecinde öncelikle kişilerin intihar düşünceleri ve girişimlerinin hangi durum ve hangi duygusal zorluklarda kendini gösterdiğini tanımlamak gerekir. Kişinin hissettiği olumsuz duygular karşısında sürekli olarak kendisini öldürmeyi düşünmesi ya da girişimde bulunması kişiye olumsuz duygu ve düşüncelere yönelik anlık bir kontrol hissi sağlamış gibi gelir. Kısa vadede anlık olarak sağlanan bu kontrol kişi için işe yarar gibi görünse bile bu durum uzun vadede intihar sonucunda ölmek için oldukça büyük bir risktir. Bu bağlamda Bilişsel Davranışçı Terapi ya da kısa adıyla BDT10,11 kişiye  zorlandığı duyguları ve düşünceleri düzenleyebilme becerisi sağlar. işinin sandığı çözümsüz bir durumda olmadığını görmesi, sorun çözebilme becerileri geliştirmesi,  ve deneyimlemekten kaçındığı duygusal acılarla ve güçlüklerle baş edebilmesi onu hayata bağlar. Bilişsel Davranışçı Terapi yaklaşımlarından Diyalektik Davranış Terapisi (DDT)12 intihar düşünceleri ve girişimleri için bilimsel desteği en güçlü yaklaşım olarak bilinmektedir. 

Devamını Oku
image
25/10/2022

Hissettiğiniz Şey Stres mi, Kaygı mı?

Zaman zaman bunaldığınızı hissettiğiniz, çeşitli sıkıntılar deneyimlediğiniz olur mu? Hepimizin hayatın olağan akışında, çeşitli olay ve durumlar karşısında birtakım fiziksel, duygusal, düşünsel ve davranışsal tepkiler vermemiz çok doğal. Bu tepkiler bazen bizlere nahoş hisler tattırabilir, sıkıntı deneyimlememize neden olabilir. Bu dönemlerde deneyimlediğimiz belirtileri ifade ederken, nedenini bazen stresli olmamıza ya da kaygılı olmamıza bağladığımız olmuştur. Ancak stres ve kaygı arasında ince bir çizgi vardır. Dolayısıyla o sırada deneyimlediğimiz şeyin stresten mi, kaygıdan mı kaynaklandığını ayırt etmekte zorlanabiliriz. Peki, deneyimlediğimiz şey gerçekten stres mi, kaygı mı? Stres ve kaygı arasındaki farkı netleştirmek doğru baş etme stratejileri geliştirmenize de yardımcı olacaktır. O nedenle stresin ve kaygının ne olduğundan ve nasıl geliştiğinden bahsederek başlayalım.

Stres nedir? Önemi nedir? Nasıl gelişir?

Gündelik hayatta çoğunlukla olumsuz nitelendirilseler de ideal düzeyde stres ve kaygı canlılar için kritik öneme sahip duygular ve tepkilerdir.

Stres, bu zamana kadar pek çok araştırmacı tarafından farklı açıklamalarla tanımlanmıştır. İlk olarak stres kavramını ortaya atan ve stresin babası olarak bilinen Hans Selye, kişide tepkiye yol açacak uyaranlara stresör, kişinin uyarana karşı verdiği tepkilere ise stres demiştir.1 Daha açık olmak gerekirse, kişide bedensel, biyolojik ve psikolojik stres tepkilerinin oluşması, kişinin dış stres faktörlerini yani stresörleri nasıl algıladığına göre şekillenir. Genellikle stres kişide; nefes almakta zorluk, ağız kuruluğu, titreme, baş dönmesi, uyuşma, göğüste sıkışma, mide bulantısı, karın ağrısı, kas gerginliği, bunalmışlık, kararsızlık ve sinirlilik gibi tepkilerle kendini gösterir. Kişideki stres belirtilerinin şiddeti ve sıklığı, o sırada kişinin duygudurumu, beslenme düzeni, uyku düzeni veya baş etme repertuarı gibi içsel faktörlerine bağlıdır.

Stresin daha detaylı tanımı üzerine yapılan ilerleyen çalışmalarda, araştırmacılar stresi kişinin çevresiyle olan ilişkisi olarak tanımlamışlardır. Bu ilişki, kişinin mevcut baş etme kaynaklarını zorladığı ve/veya aştığı durumlarda, kişinin çevresiyle uyumunu bozduğunu ve bu noktada kişinin stres deneyimlediğini açıklamışlardır.2 Kişide stres tepkilerine yol açan bazı dışsal stresörler şunları barındırabilir:

  • İş ve okul hayatında kişiyi zorlayan durumlar, görevler ve sorumluluklar (uzun mesai saatleri, kişiyi zorlayacak sorumluluklar, görevler ve projeler, mobbing vb.).
  • Kişinin yaşadığı birtakım finansal zorluklar (iş kaybı, iflas, kredi borcu, ekonomik kriz vb.).
  • Kişide travmaya neden olabilecekler olay ve durumlar (kaza, istismar, bedensel bütünlükte bozulma vb.).
  • Hukuki ve yasal meseleler (hapis, tazminat, nafaka, haksız yere suçlanmak vb.).
  • Bireysel ve sosyal hayatta karşılaşılan zorluklar (boşanma, taşınma, kayıplar, arkadaşlarla tartışma ve küsme, zorbalıklara maruz kalmak vb.).

Stresin ideal düzeyde deneyimlenmesinin olumlu, yapıcı ve sağlıklı sonuçlara yol açtığı bilinmektedir.3 İdeal düzeyde stres deneyimlemek, kişinin stres kaynağına karşı verdiği tepkilerde daha dikkatli olmasını ve olumlu sonuçlar doğuracak tepkiler göstermesini sağlar. Örneğin, sınav sırasında ideal düzeyde stres deneyimleyen bir öğrenci soruları daha dikkatli okuyacak ve zamanına daha verimli kullanacaktır. Ancak yüksek düzeyde deneyimlenen stres, kişinin fiziksel ve psikolojik sorunlarla karşılaşmasına neden olur. Bunlar kişinin başta sağlığı olmak üzere, bireysel ve sosyal alanlarda sorunlarla karşılaşmasına yol açar. Örneğin, sınav sırasında aşırı düzeyde stres deneyimleyen bir öğrencinin dikkati dağılır, midesi bulanır, başı dönebilir ve hatta bayılabilir ve dolayısıyla girdiği sınavdan geçemeyebilir.

Kaygı nedir? Önemi nedir ? Nasıl gelişir?

Kaygı, kişinin gelecekte karşılaşabileceği ve yaşamına tehdit olarak algıladığı durumlara karşı verdiği duygusal tepkidir.4 Bu duygusal tepki, kişinin gelecekte karşılaşabileceği potansiyel tehdide karşı tetikte ve hazır olmasını sağlar. İdeal düzeyde kaygı deneyimlemek kişinin tehlikeler karşısında tedbir almasına, daha dikkatli hareket etmesine ve dolayısıyla güvende kalmasına olanak sağlar. Algılanan tehdit gerçekte olduğundan daha yüksek algılandığında, kişi endişeli düşüncelerle ve deneyimlediği fiziksel gerginlikle baş edebilmek için çeşitli duygu, düşünce ve davranış kalıpları geliştirir. Bu şekilde kişi kendini karşılaşabileceği tehdide karşı güvende ve hazır hisseder. Ancak kişi bireysel ve sosyal hayatını olumsuz etkileyen yoğun kaygıyı bir süre sonra tekrar hisseder. Örneğin, kişi birkaç gün sonra toplantıda yapacağı sunumda başarısız olmaktan kaygılanabilir. Bu çok normal bir duygusal tepkidir. Ancak kişi sunumunun felaketle sonuçlanacağına ve hiçbir şekilde başarılı olamayacağına dair endişeli düşünceleri durmadan tekrarlarsa, bu kişinin sunuma faydalı şekilde hazırlanmasının önüne geçer. Dolayısıyla yüksek düzeyde kaygı hissetmesine ve gergin fiziksel belirtiler hissetmesine neden olur.

Kaygıda bilinmesi gereken bir diğer önemli nokta, kaygıyla korkunun farklı duygusal tepkiler olduğudur. Buna göre en temel fark kişinin algıladığı tehditle karşılaştığı zamandır. Korku, kişinin anlık olarak karşılaşılaştığı tehdide karşı verdiği duygusal tepkidir. (Kaygı ve korku arasındaki farkı daha detaylı incelemek için bkz. https://terapi.datem.com.tr/blog/kayginin-sorun-haline-gelmesi/)

Peki gündelik hayatta sıkça karşılaştığımız ve hayatın olağan akışının parçası olan kaygı ve stres tepkilerini nasıl ayırt edebiliriz?

Stres ve kaygı arasındaki fark nedir?

Zaman zaman stres ve kaygı arasındaki farkı net bir şekilde ifade etmekte zorlanabiliyoruz. Bunun nedeni de aslında stresin ve kaygının birbirlerinden çok da bağımsız olmamalarıdır. Stres ve kaygı anlarında deneyimlenen fiziksel belirtilerin de benzer olması ayırt etmekte zorlanmanın bir başka nedeni olabilir. Ancak stresi ve kaygıyı ayırt edebileceğiniz birkaç ipucu bulunur. Bu ipuçlarını aşağıdaki listelemede inceleyebilirsiniz.

Stres;

  • Genellikle bir dışsal faktör tarafından tetiklenir.
  • Bir dış tetikleyici durum ve olaya karşı verilen tepkidir.
  • Genellikle karşılaşılan durum ve olaya karşı çoğunluğun verebileceği bedende gerçekleşen fizyolojik tepkileri içerir.
  • Her zaman duygusal tepkileri içermeyebilir.
  • Kişilerin gündelik hayatını devam ettirebileceği durumları barındırır.
  • Strese neden olan olay ve durum ortadan kalktığında deneyimlenen stres belirtileri azalır ve zamanla ortadan kalkar.

Kaygı;

  • Daha çok içseldir.
  • Stres yaratan durumlara ve olaylara verilen bir tepkidir.
  • Belirli bir tetikleyicisi olmayabilir.
  • Gelecekte karşılaşılabilecek duruma karşı hissedilen yoğun ve aşırı bir tepkidir.
  • Kişinin gündelik hayatını ve işlevselliğinin ciddi şekilde etkiler.
  • Kaygıda tehdit gelecekte algılandığı için kaynağın ortadan kalkması söz konusu olmaz.
  • Kişi kendini tehditten uzaklaştırmak için çabalasa da kaygının fiziksel belirtileri ve endişe içerikli düşünceleri uzun süre devam eder.

Stres ve kaygı hayatımızı sürdürmemiz için bize destek olacak tepkileri barındırır. Ancak aşırı düzeyde stres ve kaygı deneyimlemek çeşitli işlevsellik alanlarında bozulmalara ve sorunlara neden olmaktadır. Bu noktada; kişinin iş veya okul performansında belirgin bir düşüş oluyorsa, ilişkisel sorunlar yaşıyorsa, kişinin fiziksel sağlığında olumsuz etkiler oluyorsa, bunlar onun yüksek düzeyde stres ve kaygı deneylediğine dair işaret olabilir.

Stresle ve kaygıyla nasıl baş edilir?

Kişinin stres ve kaygı ile baş etme çabaları benzer stratejileri barındırır. Her iki tepkide de kişinin hoşnut olmadığı ve kişide sıkıntı hissettiren durumlardan kaçınması söz konusudur. Bu doğrultuda kişinin, bir uzmanla doğru ve etkili terapi sürecine başlaması yardımcı olacaktır. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), hem stres hem kaygı sorunlarında etkili bir terapi yaklaşımı olduğu araştırmalarla desteklenmiştir.5 Terapi hedefi, kişiye özel çeşitli alanlarda yaşadığı sıkıntı ve sorunlarına yönelik bir kavramsallaştırma oluşturarak hareket etmektir. Kavramsallaştırma ile birlikte sorunun sürmesine neden olan kaçınma davranışları belirlenir. Dolayısıyla, işlevselliğin geri kazandırılması için kaçınma davranışlarının önüne geçilecek yöntemler kullanılır. Buna göre kaygıda kişinin gelecekte karşılaşabileceği tehdit olarak algıladığı durumlara yönelik kaçınma davranışlarının önüne geçmesi, hissettiği duyguyla temasını ve tehdide karşı gerçekçi bir değerlendirme yapmasını sağlar. Bununla birlikte kişinin abartılmış beklentilerine yönelik endişeli düşüncelerini sınaması ve değiştirmesi için de fırsat oluşturulmuş olur. Streste ise kişinin stres tepkisine neden olan stresörlere karşı kaçınmasının önüne geçilerek, tetikleyiciye karşı etkili baş etme stratejileri kazandırılır. Bu noktada deneyimlenen fiziksel belirtilerle, duygularla ve düşüncelerle teması sağlanır. En nihayetinde her iki tepkinin de ideal düzeylere çekilmesi, kişinin hayatını işlevsel şekilde devam ettirebilmesi için kritik öneme sahip olacaktır.

Devamını Oku
image
03/10/2022

İyi Uykunun Sırrı: Uyku Hijyeni

Uyku, canlıların temel ihtiyaçlarından biridir. İyi uyku uyumak;

  • Dinlenmiş bir bedenle güne başlamayı
  • Gündelik koşturmada daha enerjik ve verimli olmayı
  • Dikkatin daha rahat toplanmasını sağlar.

Neden uykusuz kalınır?

Yapılan araştırmalar, iş, okul, aile hayatı gibi gündelik hayatın temel alanlarında deneyimlenen stresin uyku kalitesini düşürebildiğini göstermektedir.1,2 Uyku öncesi zihni meşgul eden düşünceler; yoğun hissedilen duygular; hatta gün içerisinde yenilen yemekler de uyku kalitesini ve uykuya dalma sürecini etkiler. Sonuç olarak uykuya dalmakta zorluk, uyuyamama, uyanamama, uykunun sık sık bölünmesi, ne kadar uyunsa da uykunun alınamaması gibi farklı uyku problemleri yaşanabilir.3  Uyku sorunları, günümüzde pek çok insanın sıklıkla yaşadığı ve şikayetçi olduğu sorunlar arasındadır.

Uykusuz kalmanın sonuçları nelerdir?

Uykusuzluğun, gündelik hayata çeşitli olumsuz etkileri vardır. Bunlardan bazıları;

  • Yorgunluk ve bitkinlik hali
  • Gün içinde uyuma ihtiyacı
  • Dikkati toplamada güçlük
  • Akademik başarıda düşüş4
  • İş hayatındaki verimde düşüş
  • Gündelik işlere yetişmekte zorluk (evi temizlemek, köpeği gezdirmek, çocuğu okuldan almak gibi)
  • Enerjinin yetersizliğinden dolayı sosyal faaliyetlerden uzak kalmak olarak listenebilir.

Yukarıda sayılan sonuçlar ve benzerleri nedeniyle, kişi kendisini istemediği ve memnun olmadığı bir yaşantıda bulup üzüntü, kaygı, öfke gibi duyguları yoğun veya uzun süreli hissedebilir.

Uykusuzlukla baş etmek için neler yapılabilir?

Yapılan bir araştırma insanların %33’ten fazlasının hayatının belli bir döneminde, farklı sebeplerden dolayı uykusuzluk çektiğini göstermektedir.3  Bilişsel Davranışçı Terapinin (BDT) uyku sorunları çözümündeki başarısı çalışmalarla gösterilmiştir.5,6 Terapi ile kişinin düzenine uygun olan, kişiye iyi gelen yöntemler seçilerek uyku problemleri ve beraberinde getirdiği sıkıntılar bir çözüme kavuşabilir. Uyku sorunlarını gidermek için çalışılırken sıkça faydalanılan yöntemlerden biri uyku hijyeni uygulamalarıdır. Uyku hijyeni, bedensel ve psikolojik sağlığın korunması amacıyla uykuya dalma süreci ve yatak odasını düzenlemeye dair aktiviteleri içerir. Uyku hijyeni ile kişinin bir yatma-kalkma düzeni oturtması ve iyi uyku uyuyabilmesi hedeflenir. Böylece, uyku sorunlarının beraberinde gelen sıkıntılarda hafifleme ve iyileşme sağlanır.

1. Uyku ortamını düzenlemek

İyi bir uyku için yatak odası sadece uyumak için kullanılmalıdır. Yatak odası, yatak ve pijama insana uykuyu çağrıştıran uyaranlardır. Farklı amaçlarla kullanıldığında bunların uykuyla ilişkisi bozulur. Günümüzde evden çalışmanın da yaygınlaşması ile özellikle çalışma ortamı yatak odasının içine girdi. Uyuma ortamında çalışma masası, bilgisayar gibi eşyaların bulunması zihni uyarır ve uykuya dalmayı zorlaştırır. Bu yüzden yatak odasıyla çalışma ortamını birbirinden ayırmak gerekir. Tabii evin fiziksel imkanları bu iki ortamı ayırmaya uygun olmayabilir. Bu durumda yatma yönünü değiştirmek bile etkili bir çözüm olur. Bu sayede çalışma ortamının uyarıcı etkisinden korunarak rahatlıkla uykuya dalınır. Benzer şekilde yatak sadece uyuma amacıyla kullanılmalıdır. Yatak içinde yemek yemek, dizi izlemek, sosyal medyada dolaşmak gibi aktiviteler yatakla uyku arasındaki ilişkiyi bozar ve uyumayı zorlaştırır. Son olarak uyumak için ayrı kıyafet giyilmelidir. Evde giyilen kıyafetlerle yatağa girmek veya tüm gün evde pijamayla dolaşmak, pijama - uyku ilişkisinin bozulmasına neden olur. Pijama giymek, yatağa gitmeden önceki bir hazırlık olarak kişiyi uyku zamanı geldiğine dair uyarır. Böylece uyumaya hazır olunur ve uykuya dalmak kolaylaşır.

2. Yatağa girmeyi geciktirmemek

Gece uyku ihtiyacı hissedildiğinde yoğun kişisel bakım süreçlerine girişmek, yatmadan önce evdeki bir dağınıklığı toplamaya çalışmak gibi aktiviteler yatağa gitme saatini geciktirir. Yatağa gitmeyi geciktirmek, yatağa yattıktan sonra uykuya dalma sürecini zorlaştırır. Yatmadan önce bazı işleri yapmak yerine bir süre hiçbir şey yapmadan dinlenmek uyumayı kolaylaştırır. Kişi uykusu geldiğinde kısa süren bir hazırlık sonrası yatabilir. Bu nedenle yatmadan önce halledilen işleri gün içerisine taşımak, uyku öncesi oyalanma süresini kısaltır. Örneğin, cilt bakımı gibi uyku öncesine saklanan faaliyetler akşamüstü saatlerine çekilebilir.

3. Uykuya fiziksel ve zihinsel olarak hazırlanmak

Uyku saatine yakın yoğun egzersizlerden, ağır yiyecek ve içeceklerden uzak durmak uykuya dalma sürecini kolaylaştıran fiziksel hazırlıklardandır. Yatma saati yaklaştığında vücut kendini biyolojik olarak uykuya hazırlar. Bedenin bu hazırlığı esnasında ağır yiyecekler tüketildiğinde veya egzersiz yapıldığında beyin ve beden uyarılır. Tüketilen gıdanın sindirimi için ve egzersize enerjinin yetmesi için metabolizma hızlanır. Bedenin bu şekilde uyarılması uykuya dalma süresini geciktirir.

Uyku saatine yakın bilgisayar ve cep telefonu kullanımından kaçınmak da uykuya dalmayı ve uyku kalitesini olumlu yönde etkiler. Yatmaya yakın telefon ve bilgisayar karşısında uzun vakit geçirilmesi vücuttaki uyku hormonunun dengesini bozarak uyku problemlerinin yaşanmasına neden olur. Özellikle dikkatin yoğunlaşması gereken iş, ödev gibi eylemler gece saatine bırakıldığında zihni uyanık tuttukları için uykuya dalmayı zorlaştırır.

Yaşanan uyku problemi ve beraberindeki sıkıntılar kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Bu nedenle, sıkıntının giderilmesi için başvurulan tedavi yöntemleri de kişiye özel ve farklı olacaktır. Unutulmamalı ki uyku sorunları, kişiye uygun yöntemler kullanılarak yürütülen bir terapi süreciyle iyileşme sağlanabilecek sorunlardır.

Devamını Oku